HAFTANIN FİLMLERİ
|
'Benim Cici
Silahım', Cannes Film Festivali'nde 46 yıldan sonra ilk
kez yarışmaya katılmaya hak kazanan bir belgesel olması
açısından da dikkat
çekici.
|
Michael Moore'un iki saatlik belgeseli
'Benim Cici Silahım', Amerikan toplumunda silaha bağımlılığın
perde arkasını ve toplumsal korkuların kökenlerini zekice bir
bakış açısıyla ele alıyor
07/02/2003 (327 defa okundu)
UĞUR VARDAN
'Her
zamanlar' Amerika
12 Nisan 1999... ABD'nin
NATO dahilindeki Hava Kuvvetleri, Sırbıstan bölgesine, en
yoğun hava saldırısını gerçekleştiriyor. Başkan Bill Clinton,
harekâta ilişkin bilgileri dünya kamuoyuna açıklıyor. Bir saat
sonra. Bu kez Başkan, bir başka olaydan dolayı açıklama
yapıyor. Michigan'a bağlı küçük bir kasabadaki Columbine
Lisesi'nde iki öğrenci, okullarını kan gölüne çevirmişlerdir.
Bu olay, kendisini demokrasinin koruyucusu olarak gören bir
ülkenin vicdanında derin yaralar açacaktır.
Michael Moore,
tartışma alanını daha geniş topraklara yaymak istiyor ve önce
Columbine Lisesi'ne yakın bir yerde ölüm makineleri üreten
Locheed Machine firmasına uzatıyor kamerasını. Sonra da parça
parça farklı katmanlarında dolaşıyor.
Her iyi vatandaşın,
kötülere kullanmak üzere evinde silah bulundurmasını savunan
Ulusal Silah Birliği'nin etkin üyelerinden biri olan Charlton
Heston'u, simgesel bir figür olarak belgeselinin odağına
yerleştiriyor. Heston bu dünyadaki varlığının sona ermesine
yakın zamanlarda bile silaha olan tutkusundan vazgeçmiyor.
Moore, Beverly Hills'teki villasında Heston'ı ziyaret edip
kimi sorular sormayı yeğliyor: 'Neden ABD sınırları içinde
yılda 11 bin 217 adet cinayet işleniyor?' Yaşlı aktör önce
'Etnik meseleler' diyor, sonra tarihsel nedenlere sığınıyor:
'Bu ülke, kanla kuruldu.' Moore, benzer tarihsel süreçleri
hatırlatıyor. Almanya'yı ve Hitler'i, Büyük Britanya'yı ve
kanlı yöntemlerle sürdürdüğü 500 yıllık sömürge
imparatorluklarından bahsediyor. Tarihsel geçmişlerine rağmen
hiçbirinde silah tutkusu ve cinayet oranları, bu denli yüksek
değil. Heston, 'Bu konuda cevabım aynı' diyor ve Moore'un
kamerasının önünden uzaklaşmayı yeğliyor.
Sıradan bir
belgesel değil
Peki ABD'yle benzer
karakter yapısını gösteren ilginç bir örnek yok mu? Kıtanın
daha kuzeyinde, Kanada'da tam 7 milyon silahlı insan var. Ama
cinayet oranı orada da düşük. Üstelik kimse evinin kapısını
kilitleme derdinde değil. Moore, Kanadalıların 'kapı
kilitlenmemesi' konusundaki iddialarını naifçe buluyor ve
meseleyi, bizzat yerinde görmek istiyor. Kapı kolunu çevirdiği
her evden içeri rahatça giriyor. Nelson Mandela'nın 'aptal bir
Teksaslı' olarak nitelediği George Bush'un iktidarda bulunduğu
bir ülkeden, ne bekliyoruz ki? Ya da sıradan bir Amerikalının
silahla ilişkisi hakkında, yeni neler söylenebilir? Irak'a
olası saldırının arifesinde Michael Moore, iki saatlik
belgeseli 'Benim Cici Silahım'da (Bowling for Columbine)
seyirciyi zekice bir yolculuğa çıkarıyor. Belgesel, seri halde
öyle ilginç duraklara uğruyor ki, filmi seyreden herkes
günlerdir kitle imha silahlarının yerini bulmak için uğraşan
BM denetçilerinin yanlış adreslerde tur attığını hemen
anlayabilir.
Doğrusu, silahla ilişkisi benzer özellikler
gösteren bir coğrafyanın vatandaşı olarak çok etkileneceğimi
düşünmüyordum. Ama Moore'un keskin gözlemleri, çelişkiler
arasındaki zekice slalomları, bu belgeseli klasik deyimle
'mutlaka görülmeli' sınıfına sokuyor. Öte yandan kapımızdaki
savaşa karşı 'hayır' çığlıkları atmanın dışında madem ki
elimizden başka bir şey gelmiyor; bu film de yeni bir vicdan
rahatlaması seçeneği olarak dikkate alınabilir.
Zeki-Metin
yine birlikte
İSTANBUL - Zeki Alasya,
Metin Akpınar ve Umur Bugay üçlüsünü yıllar sonra bir araya
getiren 'Rus Gelin' Moldovyalı dünya şampiyonu okçu Lena'nın
Türkiye'ye iltica etmesi üzerine gelişen olayları anlatan bir
komedi. Bugay'ın senaryosunu yazdığı, Alasya'nın yıllar sonra
tekrar hem yönetmelik yaptığı hem de oynadığı filmde Metin
Akpınar, Tatsyana Tsvikeviç, Sibel Taşçıoğlu, Murat Akkoyunlu,
Nezih Tuncay, Şafak Sezer rol alıyor. 'Rus Gelin'de Dünya
Şampiyonu Lena, Türkiye Okçuluk Fedarasyonu'nun da katkısıyla
Türkiye'ye getirilir. Türkiye adına uluslararası yarışmalara
katılabilmesi için Türk vatandaşı olması gerekmektedir. Bunun
için de bir Türk'le evlenmesi. Namazında niyazında olan, 'bir
ayağı çukurda', eski pehlivanlardan Rıza Bey bu formalite
evlilik için ikna edilir. Ancak Rıza Bey Lena'ya nikâhı
basınca hayatı renklenir. Zeki-Metin birlikteliğini
özleyenlere... (Kültür Sanat)
'Sürü'den
ayrılanlar...
Zeki Ökten, 'Gülüm'de
değişen ahlaki normlara uymakta zorlanan ve zorlanmayan
bireylerin hayatına göz atıyor
Türk sinemasının
başyapıtlarından olan 'Sürü'nün yönetmeni olarak bilinen Zeki
Ökten, 80 sonrasında 'Faize Hücum', 'Pehlivan' gibi yapımlarda
sisteme ayak uyduramadığı için tutunmakta zorluk geçen
bireylerin yaşadığı çöküşü anlatan öykülerle seyirci karşısına
çıkmıştı. Uzun bir zaman diliminden sonra çektiği 'Güle Güle'
ise, klasik Ökten kaygılarını taşımanın yanı sıra sıra dışı
bir aşk hikâyesini de içinde barındırıyordu.
Emektar
yönetmen bugün gösterime çıkan 'Gülüm'de, 'Güle Güle'de de
birlikte çalıştığı Fatih Altınöz'ün yeni bir senaryosunu
sinemaya taşımış. Film, bir kuşak çatışması ekseninde
gelişirken değişen ahlaki normlara uymakta zorlanan ve
zorlanmayan bireylerin hayatlarına göz atıyor. Geçmişte kalmış
acı bir olayın vicdan azabını yaşayan bir baba, vurdumduymaz
görünen oğlu, sadakatinin sınırlarını kırma noktasına itilmiş
gelini ve damadının bugünkü konumunu, geçmişte yaşamış
kayınpeder...
Yönetmen
tecrübesi
'Gülüm', Ökten'in çizgisine
yakın düşen, sinemasal değerlerinden çok anlatmak
istedikleriyle öne çıkan bir film. Eskimiş bir sinema
anlayışına sahip ve öykü, zaman zaman görselliğin geriye
çekilerek tiyatrovari sahnelerin varlığıyla ayakta duruyor.
Ama yönetmen tecrübesiyle belli bir yapı kurmayı ve
seyircisini, dertlerine ortak etmeyi başarıyor.
Tarık
Akan, filmograsindeki en iyi ve inandırıcı yaşlı rolünde. Okan
Bayülgen ve İdil Fırat da gayet iyiler. Rutkay Aziz, her zaman
olduğu gibi tiyatro geçmişinin izlerini bir türlü silemiyor.
Hep aynı kalıp, hep aynı teatral ifade biçimleri...
Ya filme
ilişkin itirazlar?
Evet, hayatta da
genelde böyle olur. Türk kadını, kocasını sonunda affeder. Ama
burada çizilen güçlü gelin karakterinin, affedici tavrı pek
oturmamış. Bir de öykünün önemli ayağı olan aldatma teması,
ister istemez 'İtiraf'ı akla getiriyor ve sinemamızın iki
farklı dönemine ait Zeki'sinden, Demirkubuz olanının anlattığı
daha evrensel ve çarpıcı duruyor.
Bir nevi
itiraf.com
İSTANBUL - Uzun bir süredir
Moviemax ekranlarında seyircinin karşısına çıkan, sinema
salonlarına ise ilk olarak 2'nci AFM/Bağımsız Filmler
Festivali sayesinde uğrayan 'Kaset' (Tape), bir otel odasında
geçen ve kökleri uzun yıllar öncesine dayanan bir hesaplaşma
hikâyesi anlatıyor. Başrollerini Hollywood' un uyumlu
çiftlerinden Uma Thurman ve Ethan Hawke ile Sean Leonard'ın
paylaştığı filmin yönetmeni ise 'Before Sunrise' adlı filmiyle
tanıdığımız Richard Linklater.
Film festivaline katılmak
üzere geldiği Lansing kasabasında, lisedeki en yakın arkadaşı
Vince'le buluşan Johnny, farkında olmadan bir girdabın içine
çekilecektir. Uyuşturucu satıcısı olan Vince, Jon'un bir okul
partisinde beraber olduğu eski sevgilisi Amy'yle olan
ilişkisinin sınırlarını hep merak etmiştir ve şimdi, itirafta
bulunmanın tam zamanıdır. Lansing'de yaşayan Amy'nin de olaya
katılımıyla üçlü arasındaki satranç oyununda her hamle, yeni
kapıları aralar. (Kültür Sanat)
Ben bir
şovmen ağacıyım CIA parkında
Adı Chuck
Barris... Televizyon, pop kültürün ana rahmine düşerken
zekâsını, reytingi yüksek programları yaratma yolunda
kullanan, sonuçta ünlü bir yapımcı ve şov yıldızı olmayı
başaran bir kişidir o. Adı, 'game-oyun'la biten bir dizi
yapımla anılır. Bizde 'Saklambaç' adıyla gösterilen yapımın
orijinali 'The Dating Game'in de yaratıcısı Barris'in önünü,
günün birinde gizemli bir adam keser ve 'CIA adına çalışır
mısın?' der.
Maceraya ve heyecana olan zaafı, bu yeni işi
de kabul etmesine yol açar. Programında kazanan çiftleri
Helsinki, Berlin gibi merkezlerde ödüllendirirken, o da CIA'in
kendisine verdiği görevleri çaktırmadan yerine getirir.
Şimdi siz, 'yaşanmış bir hayat hikâyesi' ibaresini de
taşıyan bu filmin anlattıklarına inanır mısınız? Evet,
gerçekte böyle bir hayat yaşanmış olabilir ama ünlü aktör
George Clooney'nin ilk kez yönetmenliği denediği 'Tehlikeli
Aklın İtirafları'nın (Confessions of a Dangerous Mind)
öncelikle bir inandırıcılık sorunu var. Lakin Clooney, bu
öyküyü 'kara mizah' tarzında anlatmayı yeğlediği için, bu yanı
çok da göze batmıyor.
Barris'i canlandıran Sam Rockwell'in
(ki kendisine, İstanbul Film Feastivali'nin bir dönemki en
güzel filmlerinden olan 'Çayır Köpekleri'nden dolayı özel bir
sevgi ve saygımız var), hafiften Austin Powers'ı hatırlatan
gamsızlığı, zaten filmi yeterince yumuşak ve naif hale
getirmiş. Ayrıca öykünün ajanlıkla ilgili kısımları da Robert
Redford-Brad Pitt işbirliğinin ürünü 'Spy Game'i de
hatırlatıyor.
Film, bazı bölümleri itibarıyla Clooney'deki
yeteneğin ciddiye
alınması gerektiğini gösteriyor.
Ama
genel havasına bakıldığında, böyle bir projeyle 'kamera
arkası'na geçmenin mantığını çözmek pek mümkün değil. Öte
yandan Julia Roberts, Drew Barrymore, Rutger Hauer gibi
isimleri de bir arada görmek, Clooney'in yetenekleri kadar
önemli bir gerekçe. Dolayısıyla salonun yolu tutulur, deriz...