Ergenlikte Yalnız mıyız?

İnsanların kendilerine ve çevrelerini anlamakta en çok zorlandığı dönemlerden biri, hatta ilki, şüphesiz, ergenlik dönemidir. Çocukluk geride kalmıştır ama yetişkinliğe geçilememiştir. Bedensel ve ruhsal olarak bir başkalaşım söz konusudur ama bunun ne kadar süreceği ve ne şiddette olacağı belli değildir. Tedirginliğin ve ani tepkilerin tavana vurduğu bu dönemde, en büyük isyan aile ve okula karşı olan isyandır; en iyi dışavurum ise müziktir. Saatlerce odaya kapanmanın ve arkadaşlarla konuşmanın tercih edildiği ergenlik döneminde derin bir yalnızlık ve büyük ikilemler söz konusudur.

İşte böyle bir şey...
İşte böyle bir şey

Evrendeki en tuhaf şeylerden biri de “ergenlik dönemi”. (İnanılmaz iğrenç bir dönem) I. 27 yaş krizi ise hayatınızda yaşayacağınız ikinci ergenlik dönemi gibidir, tek farkı bu dönemde kesinlikle varoluşsal bir depresyonun içinde hayatta kalmaya çalışırsınız. Hani şu meşhur 27 yaş intiharları vardır ya, hepsinin kaynağı “Biz neyiz?” sorunsalıdır. Kısaca adamlara “Şimdi biz neyiz?” diye sormakla yetinmez bu bünye, evrene, Cosmos’a bile döner sorar: “Peki biz neyiz?”

27 yaş krizini bir tarafa bırakırsak, benim daha rahatsız olduğum dönem ilk ergenlik yıllarıdır. Düşünüyorum da babam pek mübarek insanmış, benim onca kaprisime, anlamsız çıkışlarıma karşı direnç gösterip hayatta kalmayı başarmış.

Ortaokul yıllarımda okul değişimi yaşayarak, hayatımda bir kırılma noktası yaşamıştım. Yeni okulumdaki arkadaşlarım ise, resim defterime çizdiğim vampir kızlara karşı garip bir antipati beslemeye başlamışlardı. Herhalde biraz benden ürkmüşler ki, hepsi beni ‘satanist’ diye öğretmene şikayet etmişlerdi. Öğretmen de, beni köşeye çekip şeytana neden taptığımı sormuştu. İşte ilk tohum tam da o yıllarda atıldı. Okulda bir anda herkes benimle ilgilenmeye başlamıştı. Her gün kızlar bana şeytana tapmanın nasıl bir şey olduğunu soruyorlardı. Ayinler yapıyor muyduk? Gerçekten kedi kanı mı içiyorduk?

Yoncemik dinleyip okulun step takımından bir anda karanlık arka sıralara sürüklenmeye başlamıştım. Artık iflah olmaz bir rockçı, hayata, anama babama sonuna kadar isyan eden bir metalci olmuştum. Hiç anlamadığım dillerde kafa sallamalık şarkıları ona buna dinletip “Oğlum adamlar işi biliyor yeee” diyerek koca koca abilerin işlerini hunharca onaylar olmuştum.

Yıllar yıllar geçiyor benim içimde bulunan bu Dark_Angel olma aşkım son bulmuyordu. Sokaklarda, arkadaşlar arasında en sert müzikleri dinleyip, eve döndüğümde, o küpeli çocuğu yine Sezen Aksu şarkılarıyla anıyordum. Hem boru mu, ben onda tutuklu kalmıştım…

Hıı sensin o :/
Hıı sensin o :/

O zamanlar henüz lise birinci sınıfa yeni geçmiştim. Okuldaki rockçı çocuklarla okulun arka bahçesinde toplaşıp öğrencilerin girilmesi yasak olan “Personel harici girilmez” yazan her yerine girip sisteme karşı dimdik duruyorduk! Kurallar bizim karşımızda bir hiçti! Zil çaldıktan sonra koşmazdık biz. Hoca sınıfa girdikten sonra biz sınıfa girerdik! Anlatmak istediklerimiz vardı! Bu lanet olası sistem bizi yutamayacaktı. “F*ck the system”di. Pink Floyd’du! Evde Serdar Ortaç dinlediğimi henüz kimse bilmiyordu! Zaten binlerce de dansöz vardı!

Ben öyle çalışkan bir öğrenci değildim. Dersi dinlemezdim, anlamazdım. Ama sevimli bir çocuk olduğum için gülümseyerek çektiğim kopyalardan, derslerdeki komik sorguladıklarıma kadar her konuda büyükler hep beni sevmişti. Üç alacaksam beş, bir alacaksam üç vermişlerdi. Fakat kimya dersi ile aram sandığım kadar tatlı geçmedi. Matematik de zaten berbattı… Karneme çok sayıda zayıf getirmemek için sıvayıp kolları bir plan yaptım. Sınava girmeyip, transa geçtim. Öğretmen şokta çünkü sistem beni yıldıramadı ve “Ben bu sınava giremem” diye direttim.

“Çünkü Lucifer izin vermiyor!” dedim.

“Lucifer kim?”

“Lucifer işte, boynuzlu, hani şeytan. Kötülüğün çıkışı, cennetten kovuluş…”

Doğruca rehberlik servisine gidip ailemi okula tatlış bir şekilde davet ettiler. Bana birkaç gün kafadan izin verdiler. Babam önüme kitaplar koyuyor, psikologlara gidiyorum. İşte, sistemin bileğini nihayet bükmüştüm. İlk işim odamın duvarlarına “Lordumuz Lucifer, bakire bedenimiz sana ait…” yazmak oldu. Sonra ver elini minnoş Lucifer.

“Bakkala git kızım”

“Gidemem, Lucifer izin vermiyor”

Artık işin suyunu çıkarmıştım. Gak desem Lucifer, guk desem Lucifer… Fakat odam iyiden iyiye Dan Brown’ın kitapları gibi görünmeye başlamıştı. Gece uyanıyorum, duvara astığım suratı beyaz, şeytan gibi –Tövbe Bismillah– adam bana bakıyor. Duvara da yazmışım ya, “Bakire bedenim seni bekliyor” diye… Her gece dua ediyorum, sabaha sağlam çıkarsam yine “Lucifer sen çok yaşa!” diye haykırıyorum. Nihayet bir gün, rüyamda Lucifer’ı gördüm. Hala tüylerim diken diken olur. Keçi gibi ama insan gibi de aynı zamanda, artık kalbimi mi çıkaracakmış neymiş, kafasında bin türlü pislik, şeytanlık… Uyanır uyanmaz tövbe edip duvarlarımı hızla gecekondu pembesine boyatarak, yaşıma uygun miniş, tüylü ne varsa alıp insana dönmüştüm.

Ergenlik iğrenç bir şey. Gerçekten evrendeki en tuhaf, en garip şey. Hem kendine hayransın hem kendinden nefret ediyorsun. Beyninin içinde geçen sesler kontrolsüz ve rahatsız edici. Gelelim 27 yaş ergenliğine… Ona ben “Varoluşsal Ergenlik” diyorum… Haftaya Varoluşsal Ergenlikle ilgili çılgın teorilerimi anlatacağım!

Zodyaklı

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Facebook Yorumları

yorum

Önceki YazıSonraki Yazı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.